tag:blogger.com,1999:blog-52913205250006302872009-05-17T04:17:55.429-07:00CİCİ OYUNKÜBRA NİSA ERGÜN'ÜN OYUN VE EĞLENCE DÜNYASIKÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.comBlogger21125tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-90389451881157503882008-02-08T11:51:00.000-08:002008-02-08T11:52:19.715-08:00SCOOBY DOO<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/H-HOyx_FH4E&rel=1"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/H-HOyx_FH4E&rel=1" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-9038945188115750388?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-54418529656277181362008-02-07T05:07:00.001-08:002008-02-07T05:18:53.325-08:00İNSANLARİnsanlar gariptir,<br />Kimi güler,kimi ağlar.<br />İnsanlar farklıdır,<br />Bir iş olur,<br />Kimi zevk alır,kimi almaz.<br /><br /><br />İnsanlar kötüdür,<br />Kimi tekme atar,kimi yumruk.<br />İnsanlar iyidir,<br />Kimi yardım eder,kimi sohbet.<br /><br /><br />İnsanlar sağlıklıdır,<br />Kimi süt içer,kimi meyve suyu.<br />İnsanlar komiktir,<br />Kimi espiri yapar,kimi şaka.<br /><br /><br />KÜBRA NİSA ERGÜN<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-5441852965627718136?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-27831488684278343712008-02-07T05:07:00.000-08:002008-02-07T05:08:02.063-08:00İNSANLAR<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-2783148868427834371?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-87756667451850752802008-02-07T04:51:00.000-08:002008-02-07T05:07:10.361-08:00SAATSaatler bilinmez,<br />Zaman akıp gitmez.<br />İnsanlar çapuk geçer sanır,<br />Beklersek hiç geçmez.<br /><br /><br />Mesela dün<br />Ben bir iş yapacaktım,<br />O işi yapacağım zamanı bekledim,<br />Bir türlü zaman gelmedi.<br /><br /><br />Ama zamanı beklemezken,<br />Aaa birde baktım zaman geçmiş.<br />Görüyorsunuz değil mi?<br />İstersen geçer,istersen geçmez.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-8775666745185075280?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-25118945609113810302008-01-02T05:05:00.000-08:002008-01-02T05:13:25.060-08:00MEYVELER<div align="center">Ülkemizde bir çok meyve var</div><div align="center">Ayvası var, narı var.</div><div align="center">Her mevsime göre meyve var,</div><div align="center">Portakalı var,elması var</div><br /><div align="center">Meyvelerin tadı farklı</div><div align="center">Alfebeye göre isimleri var</div><div align="center">İnsanların zevkleri farklı</div><div align="center">Hepsinin bir isteği var.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-2511894560911381030?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-10238842829703223222007-12-10T12:36:00.001-08:002007-12-10T12:36:20.498-08:00HANGİ ÜNLÜYE BENZİYORSUNUZ?<a href="http://www.myheritage.com/collage" title="MyHeritage – ücretsiz soyağaçları, şecere ve yüz tanıma teknolojisi" alt="MyHeritage – ücretsiz soyağaçları, şecere ve yüz tanıma teknolojisi" target="_blank"><img src="http://www.myheritagefiles.com/I/storage/site1/files/81/99/72/819972_4305874f2ad574i3ol6753.JPG" width="500" height="574" border="0" ></a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-1023884282970322322?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-81688229977052448252007-11-13T10:09:00.001-08:002007-11-13T10:09:34.468-08:00<script type="text/javascript" src="http://dosya.iyisay.com/k2.js"></script><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-8168822997705244825?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-49351721942523130742007-11-09T13:44:00.000-08:002007-11-09T13:46:31.512-08:00ATATÜRK'ÜN HAYATIMustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.<br /><br />Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.<br /><br />1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.<br /><br />Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi.<br /><br />1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir.<br /><br />Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.<br /><br />Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.<br /><br />Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.<br /><br /><br /><br />Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır: <br /><br />Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı. <br /><br />Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921) <br /><br />I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921) <br /><br />II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921) <br /><br />Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921) <br /><br />Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922) <br /><br />Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.<br /><br />23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda<br /><br />barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı. <br /><br /><br /><br />Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:<br /><br />1. Siyasal Devrimler:<br />· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)<br />· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)<br />· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)<br /><br />2. Toplumsal Devrimler<br />· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)<br />· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)<br />· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)<br />· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)<br />· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)<br />· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)<br /><br />3. Hukuk Devrimi :<br />· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)<br />· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)<br /><br />4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:<br />· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)<br />· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)<br />· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)<br />· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)<br />· Güzel sanatlarda yenilikler<br /><br />5. Ekonomi Alanında Devrimler:<br />· Aşârın kaldırılması<br />· Çiftçinin özendirilmesi<br />· Örnek çiftliklerin kurulması<br />· Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması<br />· I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması<br /><br />Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.<br /><br />Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.<br /><br />Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.<br /><br />15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.<br /><br />Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.<br /><br />1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-4935172194252313074?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-60018640519898072972007-11-01T10:58:00.000-07:002007-11-01T11:02:56.319-07:00MEHMET AKİF ERSOYİstiklâl Marşı şâiri. Asıl adı Mehmet Ragif olan Mehmet Akif 1873 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.<br /><br />Zirâat nezâretinde baytar olarak vazife aldı. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da bulaşıcı hayvan hastalıkları tedâvisi için bir hayli dolaştı. Bu müddet zarfında halkla temasta bulundu. Âkif’in memuriyet hayatı 1893 yılında başlar ve 1913 târihine kadar devam eder.<br /><br />Memuriyetinin yanında Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn’da edebiyat dersleri vermiştir.<br /><br />1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedârı M. Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi.<br /><br />Âkif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sâhasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine girişi daha fazla 1908′de İkinci Meşrutiyetin îlânıyla başlar. Bu târihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm’de yayınlanır.<br /><br />1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı’nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti.<br /><br />1926 yılından îtibâren Mısır Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükce Kur’ân-ı kerîm tercümesiyle de meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroza tutuldu. Önceleri hastalığının ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. Lübnan’a gitti. Ağustos 1936′da Antakya’ya geldi. Mısır’a hasta olarak döndü.<br /><br />Hastalık onu harâb etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul’a geldi. Hastanede yattı, tedâvi gördü. Fakat hastalığın önüne geçilemedi. 27 Aralık 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığındadır.<br /><br />Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da “Millî Şâir” ismini almıştır.<br /><br />Şairin en büyük eseri Safahat genel adı altında toplanan şiirleri şu 7 kitaptan oluşmuştur<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-6001864051989807297?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-55759642852665160922007-10-28T11:03:00.000-07:002007-10-29T11:58:25.675-07:00SANDALYEBenim bir sandalyem var,<br />Üstüne oturdum mu çok sevinir.<br />Benim bir sandalyem var,<br />Küçük,ufak ama çok şirin bir sandalye.<br /><br />Benim sandalyem çok güzel,<br />Çok şirin ve çok tatlı.<br />Benim sandalyem çok güzel,<br />Küçük,ufak ama çok şirin bir sandalye<br /><br /><br /><br />KÜBRA NİSA ERGÜN<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-5575964285266516092?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-29089066196630473822007-10-28T10:55:00.000-07:002007-10-29T11:58:43.053-07:00CUMHURİYETCumhuriyet bir destandır,<br />Atatük'ün onurudur.<br />Bugün cumhuriyet bayramı çocuklar,<br />Herkes oynasın,coşsun ve koşsun çocuklar.<br /><br />Bugün cumhuriyet bayramı çocuklar,<br />Ellerde bayrak yüzlerde güler yüz.<br />Bugün cumhuriyet bayramı çocuklar,<br />Herkes oynasın,coşsun ve koşsun çocuklar.<br /><br /><br /><br /><br />KÜBRA NİSA ERGÜN<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-2908906619663047382?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-49857188274228009992007-10-28T10:47:00.000-07:002007-10-29T11:56:03.336-07:00BİR GÜNBir gün ben çocukmuşum,<br />Bir gün ben büyükmüşüm.<br />Birde bakmışım zaman akıp gitmiş,<br />Birde bakmışım zaman durmuş.<br /><br />Kuşlar,çiçekler,hayvanlar,<br />Her yerde var.<br />Onlar olmasa,<br />Zaman akmasa,<br />Hayat biter.<br /><br />Bir gün hayvanlar,<br />Bir gün çiçekler,<br />Bir gün kuşlar<br />Hepsi zaman olup uçacak.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-4985718827422800999?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-65530121349182032002007-08-24T11:53:00.000-07:002007-10-29T11:59:55.156-07:00dostluğun anlamıDOSTLUĞUN ANLAMI<br />Merhaba arkadaşlar,<br />sizler dostluğun ne anlama geldiğini bilir misiniz?<br />Bilmiyorsanız size bir hikaye ile dostluğun anlamını öğreteyim...<br />Bir zamanlar "DOSTLUK" adlı bir ülke varmış. <br />Bu ülkede kötülüğün ne olduğunu bilen yokmuş.<br />Çünkü bu ülkede bütün insanlar birbirleriyle uyum içinde paylaşım düzen içinde yaşarmış. Zaten bu yüzden ülkenin adı "DOSTLUKLAR" imiş ya...<br />Bir gün yeni biri o ülkeye gelmiş. Bu adamı gelirken görenler nefret nedir bilmezken birbirlerine karşı içlerinde bir nefret doğar.<br />Herkez birbiriyle kavga ederlerken ülkenin bilgesi honos:<br />- Dostlarım neden böyle yaptığımızı bilen var mı? Bunu neden yaptığımızı bilen var mı? Yaptığımız doğru mu? Hayır yaptığımız yanlış. Bizler şu anda içimizde "NEFRET". Biz şu anda içimizde bilmeden bir nefret büyütüyoruz. Ve hergün bu nefret büyüyor. Nefretin ne olduğunu bilmezken içimizde meğer bir nefret besliyormuşuz... Ve bu nefret çıkmayı bekliyormuş.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-6553012134918203200?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-54978185226913082622007-07-31T11:50:00.000-07:002008-12-09T21:01:49.033-08:00cüceler ile ayakkabıcı<a href="http://2.bp.blogspot.com/_X11TddV0FT8/Rq-FQXqfg1I/AAAAAAAAAAM/PjsfcTw6axE/s1600-h/86001.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5093436219855962962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_X11TddV0FT8/Rq-FQXqfg1I/AAAAAAAAAAM/PjsfcTw6axE/s320/86001.jpg" border="0" /></a><br /><div>bir zamanlar bir ayakkabıcı varmış.Çalışkan ve dürüst biradammış.Ama bir gün öyle yoksul düşmüşki,elinde bir çift ayakkabı yapacak kadar deriden başka bir şeyi kalmamış.Adam cağız bu deriyi akşamdan kesip hazırlamış.Niyeti ertesi gün erkenden kalkıp ayakkabı yapmakmış.Dürüst bir insan olduğu için huzurla yatağına yatıp uykuya dalmakmış.Sabah olunca kalkmış,duasını ettikten sonra tam işe koyulacağı sırada ne görsün!Bir çift ayakkabı dikilip hazırlanmış,tezgahın üzerinde duruyor.Öyle şaşırmış öyle şaşırmışki ne diyeceğini bilememiş.Ayakkabıları eline alıp iyice incelemiş.Ayakkabı Öyle ustalıkla yapılmışki hiçbir<br />yrinde bir kusur bulamamış.tam osırada içeriye bir müşteri girmiş.ayakkabıları çok beğenmiş.bu yüzdendeğerinin üzerinde bir para ödeyerekayakkabıları satın almış.ayakkabıcı da bu parayla,2 çift ayakkabıya yetecek kadar deri alabilmiş.Adamcağız akşamdan yine derileri ksip hazırlamış.Sabah kalktığında yep yeni bir güçle işine başlamak istiyormuş.Ama bir şey yapmasına gerek kalmamış.Çünkü sabah uyandığında ayakkabılar yine hazırmış.Müşterilerde gelmekte gecikmemişler.Ayakkabıcıya okadar çok para vermişler ki,adam bu sefer 4 çift ayakkabıya yetecek kadar deri almış.sabah kalktığında yine 4 çift ayakkabıyı hazır bulmuş.Her gün bu böyle sürüp gitmiş.<br /></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-5497818522691308262?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-23686565368540548132007-07-31T10:59:00.000-07:002008-12-09T21:01:49.285-08:003 ARKADAŞİN HAZİNESİ<a href="http://1.bp.blogspot.com/_X11TddV0FT8/Rq-F2Hqfg2I/AAAAAAAAAAU/Ci8Qnby4Nnc/s1600-h/ph2060216410035359189.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5093436868396024674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_X11TddV0FT8/Rq-F2Hqfg2I/AAAAAAAAAAU/Ci8Qnby4Nnc/s320/ph2060216410035359189.jpg" border="0" /></a><br /><div>Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Şöyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı?<br /><br /><br /><br />Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi şimdi dinlemeye başla…<br /><br /><br /><br />Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.<br /><br /><br /><br />Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmuş. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış.<br /><br /><br /><br />Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına.<br /><br /><br /><br />İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış.<br /><br /><br /><br />Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş.<br /><br /><br /><br />Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmilşer. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye.<br /><br /><br /><br />Yirmi adım ancak yürümüşler, birden jarşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş. Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış. Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler…<br /><br /><br /><br />Çılgına dönen adamlar öücevherlerin içine atmışlar kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar. Birisi;<br /><br /><br /><br />--- Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş.<br /><br /><br /><br />Diğeri ibir fikir atmış ortaya:<br /><br /><br /><br />--- Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz.<br /><br /><br /><br />Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş. Şöyle düşünmüş:<br /><br /><br /><br />--- Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir.<br /><br /><br /><br />Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca karısına;<br /><br /><br /><br />--- Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var.<br /><br /><br /><br />Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini.<br /><br />Karısı görmeden cebindeki zehiri çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de düşüncelere dalmış:<br /><br /><br /><br />--- Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim.<br /><br /><br /><br />Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş. Aralarında şöyle konuşmuşlar:<br /><br /><br /><br />--- Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur.<br /><br /><br /><br />Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:<br /><br /><br /><br />--- Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size.<br /><br /><br /><br />İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımışdamamışlar:<br /><br /><br /><br />--- Hoşgeldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil.<br /><br /><br /><br />Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler.<br /><br /><br /><br />Böylece hazineye üçü de sahib olamamış. Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki…</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-2368656536854054813?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-35831881607387592532007-07-31T10:54:00.000-07:002008-01-04T09:32:42.577-08:00BİR HASTA ZİYARETİAnnem, "Tülay rahatsızlık geçirmiş, akşam yoklamaya gideceğiz, Murat seni de bekliyor,<br />anlatacakları varmış" dedi. Annem, babam ve ben kısa bir hasta ziyareti yapacaktık.<br /><br />Babam: "eli boş gidilmez ki" diyerek ceplerini karıştırmaya başladı. İki kilo muz on milyon<br />lira ediyormuş. Annemin üç milyonluk katkısıyla muz parasını denkleştirmiş olduk. Hemen<br />yanımızdaki markete gittik. Yerli muz varmış. Ufak, tefek şeylerdi, başka yerden alalım diyip<br />çıktık.<br /><br />Ora senin, bura benim derken, Çevrede dolaşmadığımız market kalmadı. İthal muz bula-<br />madık. Artık eskisi kadar ithal edilmiyormuş. Bir kaç kilo portakal alıp gittik.<br /><br />Orada beklemediğimiz bir kalabalıkla karşılaştık.Murat'ın Okan dayısı Ebru yengesiyle<br />oradaydı. Üst komşuları sevim hanım da gelmişti.Tülay teyze bizi kapıda karşıladı.Düşün-<br />düğümüzden daha iyi bulduk onu. "Hepinizi teleşlandırdık çok şükür bir şeyim yokmuş.<br />Doktorlar yorgunluktandedi" diyerek, ayak üstü bizi hastalığı ile bilğilendirdikten sonra,<br />salona geçtik.<br /><br />Murat'ın Okan dayısı Fransa'nın baş şehri Pariste yaşıyor işi icabı. Çok iyi bir mühen-<br />dis olduğunu hep duyarız.Onun Paris'te yaşadığını bilen üst komşu Sevim hanım'ın<br />aşırı ve gereksiz Avrupa özentisi yine depreşmişti.Sevim hanım Okan dayıya ikide bir<br />mösyö diye söze başladığında biz gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Okan dayı-<br />nın ise böyle şeylerden nefret ettiğini çok iyi biliyorduk.<br /><br />"Ah!" dedi, "ah!" Sevim hanım. "eşim bir türlü vaz geçmiyor bu ilkel ülkeden.Paris'te<br />uzun zamandır çalışıyor.Bazı sosyal haklar elde etmesine rağmen oraya yerleşmeyi<br />kabul ettiremedik.İki kere gidip gördüm, vallahi hayran kaldım. Bavullar dolusu alış<br />veriş ettim.Her şeyleri harika. Hiç olmazsz biraz nefes aldım."<br /><br />Okan daıyı: "aman hanım efendi aldığınız bir kaç nefes sizi nereye kadar idare edecek,<br />ülkemiz bol güneşi,havası, suyu, sıcak kanlı insanları ve dört mevsimin bir arada yaşandı-<br />ğı ender ülkelerden biridir. İster Antalya'da denize gir, ister Uludağ'da, Palandöken'de<br />kayak yap." Dedi. "Bol, bol da memleket havası solu." Sevim hanım beklemediği bu cevap<br />karşısındaşaşırmıştı. Okan dayının eşi Ebru yengeye dönerek: " mösyö böyle konuşuyor<br />ama çarşı pazar dolaşıyorum, üzerme göre bir kıyafet bulamadım." derken içine zor sığdığı<br />kıyafete beğeni ile bakıyordu. Sonra gözlerini Ebru yengenin kıyafetine dikerek "Allah aş-<br />kına şu harika şeyleri buralarda bulabilirmisiniz" diyordu ki, Ebru yenge: "ben kıyafetimin<br />kumaşını Mahmutpaşa'dan aldım.Eh elimden de ğgeliyor dikip giyindim. Okan beyle ben<br />çok ihtiyaç olmadıkça alışverişimizi ülkemizden yapar, kendi insanımızın emeğini ödülle-<br />ndirmek isteriz. Sağlam ucuz ama kaliteli mal alırız.Biliyoruz ki, ülkede kalan her kuruş,<br />milli ekonomimize katkıda bulunacaktır. Tarlada pamuk toplayan,fabrikada keten dokuyan,<br />konfeksiyon atölyelerinde dikip hazırlayan ve çarşı pazarda bizim beğenimize sunan<br />insanlar bizim halkımız. Ancak evlerine böyle ekmek götürecekler."<br /><br />Murat'ın bana göstermek istediği şey, yeni aldığı atari kasetleriymiş. Murat'la ben<br />sessiz, sedasız köşede oturmuş, bu çok heyecanlı yeni oyunları oynarken bir yandan<br />da oradakilerin konuşmalarına tanık oluyorduk. Tülay teyze kahfe yapayım diyerek<br />mutfağa yönelirken Murat teleşle eğilip kulağıma "inşallah Sevim hanım bu sefer<br />çantasına davranıp bana neskafe yap Tülay'cığım demez"diyordu. Tülay teyze kah-<br />felerle döndüğünde Sevim hanımın "içerim, içerim" demesi bize rahat bie nefes al-<br />dırdı. Yoksa Okan dayı ne nutuklar atacaktı diye gülmeye başladık.<br /><br />Annemin "çocuklar biraz da ders çalışsanız"diye sitemli konuşmasıyla korktuğumuz<br />başımıza geldi.Okan dayının hedefi haline biz gelmiştik.<br /><br />"Okula gidiyormusunuz siz" dedi. "Evet" diyerek başımızı önümüze eğdik. "Kaç saat-<br />tir zaman öldürüyorsunuz? Bu kadar boş zamanı nereden buluyorsunuz? " Bizde boş<br />zamandan bol ne var der gibi baktık birbirimize.<br /><br />Okan dayı çatılmış kaşlarının, asılmış suratının bizi ürküttüğünü anlamış olacak ki,<br />ses tonunu biraz alçaltarak "gelin bakalım oturun şöyle yanıma" diyip bizi iki yanına<br />alıp, kollarını da omuzlarımıza attı. Siz dedi "siz geleceğimizsiniz.Bu ülkenin geleceği<br />sizinle şekillenecek. Planlarınız, projeleriniz,hedefleriniz olmalı.Atatürk ne demişti,<br />muasır medeniyetler seviyesine erişeceğiz.Şimdi biz bu Avrupayı çoktan geçmiş ol-<br />malıydık. Batıya cebiri, kimyayı, gökbilimi, ruhbilimi öğreten bize tembellik yakışmaz.<br />Yada ettiğimiz tembellik yeter.<br /><br />Atatürk gençliğe emanet etti bu ülkeyi.İstiklal savaşında yedi düvele karşı parasız,<br />silahsız,aç, susuz, yalın ayak mücadele eden, bizim için can veren atalarımıza, büyük<br />Atatürk'e boynumuzun borcu var arkadaşlar. Planlar yapın,hedefler koyun ki ufkunuz<br />açılsın. Araştırmacılık ruhunuz gelişsin.Sorgulayıcı ve çözümler üretici olun.Bilim,<br />ilim, teknikte geride kalırsak şu globalleşen Dünya'nın ancak ırgatları, köleleri oluruz.<br />Diğer ülkelerle alış veriş edelim ama onlarkotalar uygularken biz yabancı mallara hü-<br />cum etmeyelim." Daha konuşacağı çok şey vardı fakat babamın saatine baktığını<br />farkedip şimdilik bu kadar diyip sözü bitirdi.<br /><br />Eve dönerken: "adam amma da nutuk attı " dedim. Babam: "işine gelmemiş olabilir,<br />ama hepsi gerçekti. İnşallah bir ders çıkarırsında daha planlı, programlı olursun" dedi.<br />Ben, "ya sizin ithal muz bulalım diye market, market, dolaştığınızı söylesem ne olacaktı"<br />dedim, gülüştük.<br /><br />Yazar: Ümran TOKMAK<br />Özür dilerim bilmiyordum<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-3583188160738759253?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-54632696100330654202007-07-30T11:53:00.000-07:002008-12-09T21:01:49.452-08:00KALBİNİ KUŞA VEREN KIZ<a href="http://4.bp.blogspot.com/_X11TddV0FT8/Rq-GS3qfg3I/AAAAAAAAAAc/ZOUxt4-0ePI/s1600-h/ph10003.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5093437362317263730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_X11TddV0FT8/Rq-GS3qfg3I/AAAAAAAAAAc/ZOUxt4-0ePI/s320/ph10003.jpg" border="0" /></a><br /><div>’Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı<br /><br />İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı’’<br /><br />Jacgues Deval<br /><br /><br /><br />Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar… Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş… En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.<br /><br /><br /><br />İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.<br /><br /><br /><br />Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış.<br /><br /><br /><br />İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.<br /><br /><br /><br />Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.<br /><br /><br /><br />Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.<br /><br /><br /><br />Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çoçukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da.<br /><br /><br /><br />Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.<br /><br /><br /><br />Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. “Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.<br /><br /><br /><br />Bir de Deniz’ in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin zgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?<br /><br /><br /><br />Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.<br /><br /><br /><br />Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz’e “Konuş Deniz’im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…” dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz’in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.<br /><br /><br /><br />Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Deniz’e kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. “o yıldız senin, bu yıldız benim” diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.<br /><br /><br /><br />Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.<br /><br /><br /><br />Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eliştirmeye çalışırmış.<br /><br /><br /><br />Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çoçuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz’ i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.<br /><br /><br /><br />Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önüdeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş.<br /><br /><br /><br />Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar…<br /><br /><br /><br />Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoperlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.<br /><br /><br /><br />Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz’ in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, “Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar” hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.<br /><br /><br /><br />Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Deniz’in boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu “canavarın” yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.<br /><br /><br /><br />Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Deniz’in yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.<br /><br /><br /><br />Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Deniz’in işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.<br /><br /><br /><br />İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Deniz’in gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve “kim suçlu?” sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları…<br /><br /><br /><br />Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Deniz’in hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Deniz’in. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Deniz’e üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Deniz’i diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandımak istiyormuş yargıçlar.<br /><br /><br /><br />Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Deniz’ e “körler ülkesi” masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;<br /><br /><br /><br />“Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, “Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör’’ biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda “korkma” diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, “siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz” demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü….<br /><br /><br /><br />İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda “aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin” savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük’’…<br /><br /><br /><br />Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi…. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Deniz’in ağzından “Baba” diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.<br /><br /><br /><br />Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Deniz’e. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle “bütün bunları neden yaptın?” diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz’i azarlamış. “Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?” demiş. Deniz ise “Ben kalbimi kuşlara verdim.” Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarınada fisıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Deniz’in bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz’ i özgürlüğüne kavuşturamamışlar.<br /><br /><br /><br />Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Deniz’i köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Deniz’in o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Deniz’i teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Deniz’i anlarmış Deniz de kuşları……<br /><br /><br /><br />İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir……..</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-5463269610033065420?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-3869202002189467562007-07-30T11:49:00.000-07:002007-10-29T12:00:39.109-07:00HACİVAT İLE KARAGÖZKaragöz’e Mısır’daki amcasından bir sandık altın miras kalır. Bunun üzerine Karagöz yakın arkadaşı Hacivat ile beraber bir ticaret gemisine binip Mısır’a giderler. Miras işlemlerini hallettikten sonra yine bir ticaret gemisine binip geri dönerler. Ama Marmara Denizi’nde kürekçilerin isyanı sırasında su alan gemiden yolcular kayıklara binerek kurtulurlar. Karagöz ile Hacivat altın dolu sandıkla Mudanya kıyılarına, bindikleri kayıkla ulaşırlar ama sahilde konuşmaya daldıklarından iskeleye iyi bağlamadıkları kayık dalgalara kapılır ve gözden kaybolur. Daha sonra bir at arabasına binerler ve Bursa’daki evlerine dönerler. Bırak bir sandık altını ceplerindeki para da bitmiştir. İş bulup çalışarak para kazanmaları gereklidir ama nasıl bir iş? Onlar aralarında bu konuyu konuşurken tatlı bir sohbete dalarlar. Giderek sohbet koyulaşır, şakalaşmalar artar.<br />Karagöz: “ Sence nasıl bir iş tutayım Hacivat. Ama tutacağım iş de az emek harcayıp çok para kazanayım. “<br />Hacivat: “ Öyle iş olmaz Karagözüm. Ne demek az emek çok yemek. Az emek az yemek. “<br />Karagöz: “ Sen de amma yaptın be Hacıcavcav. Bana az yemek vere vere açlığa mı alıştıracaksın. Biraz insaflı olsan da tabağımı dolmayla doldursan. Pek severim dolmanın yanına köfteyi, ondan sonra pilavı ve şamtatlıyı. “<br />Hacivat: “ Bu kadar yeter mi Karagözüm? İstersen nohuttan, musakkadan, makarnadan ve cacıktan da alsan.”<br />Karagöz: “ Onları sen ye Hacıcavcav. Benim istediklerimden ikişer porsiyon olsaydı, o yemeklerden birazı sabaha kalsaydı, ne güzel olurdu. “<br />Hacivat: “ Tamam Karagözüm, bu istediklerin olur olmasına da, çok çalışırsan, çok kazanırsan, bu yemeklerden yersin. “<br />Karagöz: “ Ahh. Ah. Keşke kayığı iyi bağlasaydık ve altınlar kaybolmasaydı. Altınları bozdurur bozdurur harcar, yer içerdik. Keyifli bir hayat sürerdik. “<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-386920200218946756?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-8474402665123071912007-07-01T06:43:00.000-07:002007-10-29T12:00:39.109-07:00Üzücü haberEvleneli 4 ay olmuştu.Kocamla aram çok iyiydi.Bir yıl 4ay sonra bir bebeğimizin olcağını duyunca çok sevinmiştim.Aradan bir kaç ay geçtikten sonra cinsiyetin belli oldu.Erkek olduğunu duyunca baban çok sevinmişti.Neyse doğdun.Nur topu gibiydin.Çok tatlıydın.Sen doğduktan 4 yıl sonra bir daha hamile kaldım.O da kızdı.Onu da doğurduktan 5 yıl sonra bir daha hamile kaldım.Doktor onun dördüz olduğunu ve sakat doğma tehlikesi olduğunu söyleyince doğurmak istemedim.Kürtaj yaptırmaya giderken içimde dört canlının olduğunu hisetim ve onun sakatta olsa dünyaya gelebilceğini düşündüm.Aradan dokuz ay geçince hepsi doğdu.Hiç biri sakat doğmadı.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-847440266512307191?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-53096559504346021452007-06-27T12:54:00.001-07:002007-06-27T12:54:22.723-07:00<iframe width='410' height='200' src='http://games.lg.web.tr/oyunlar.php?sources=|kelimator|tavla|gizli_gorev|pinball|sonic_tetris|santa_balls_2|magic_balls|wiki_wiki_tiki|hostile_skies|alien_attack|sonic|balik_besle|batman|speedy_gonzales|counter_strike|disc_golf|superbike|super_tenis|boomboom|bowling|&w=5&h=200&style=8' frameborder='0' scrolling='no'></iframe><br><a href='http://games.lg.web.tr' target='_blank' title='Oyunlar' style='font-family:verdana;font-size:10px;color:#FF4600;'>Oyunlar</a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-5309655950434602145?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5291320525000630287.post-48560496262211992772007-06-27T12:34:00.000-07:002007-06-27T12:40:45.036-07:00<table style="margin:0 0 10px 0; width:244px; background:#fff; border:1px solid #ccc;" cellspacing="0" cellpadding="0"><br /><tr><td style="font-family:verdana; font-size:11px; color:#000; padding:5px 10px;"><a href="http://www.miniclip.com/games/piranhas/en/" style="display:block; text-decoration:none;"><img src="http://images-vip.napmia.miniclip.com/images/icons/piranhassmallicon.jpg" width="70" height="59" align="left" style="margin-right:5px; border:0;" alt="Games at Miniclip.com - Piranhas" /><br /><strong style="color:#000; border:none; text-decoration:underline;">Piranhas</strong><p style="margin:0; clear:none; text-decoration:none; color:#000;">Guide Penny through the caves collecting keys and avoiding traps.</p></a></td></tr><br /><tr><td style="font-family:verdana; font-size:11px; padding:5px 10px; border-top:1px solid #ccc;"><a href="http://www.miniclip.com/games/piranhas/en/" title="Games at Miniclip.com">Play this free game now!!</a></td></tr><br /></table><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5291320525000630287-4856049626221199277?l=cicioyun.blogspot.com'/></div>KÜBRA NİSA ERGÜNhttp://www.blogger.com/profile/16281019302107168776noreply@blogger.com0